Genç Gelişim Dergisi

Büyük Sınav

Written By: Genç Gelişim - Tem• 16•13

Your ads will be inserted here by

Easy Plugin for AdSense.

Please go to the plugin admin page to
Paste your ad code OR
Suppress this ad slot.

kucuk kiz

Şirin bir sahil kasabasıydı burası.

Karadeniz’in kenarında, denizin ve gökyüzünün mavisiyle orman yeşilinin buluştuğu, rengarenk çiçek kokusu, sayısız  börtü böceği, kurdu kuşu, koyunu kuzusu, çalışkan insanıyla güzel bir yerdi. Orada her mevsim güzeldi hayat. Kışın beyazlara bürünmüş, sonbaharın sarı yaprakları arasında hüzünlü, ilkbaharda yeniden dirilişin aşkı ve mutluluğu, yazın meyveye durmanın, olgunlaşmanın zirvesinde bir öteler habercisi güzellik meşheri. Duyguları, düşleri, düşünceleri ve beden sarayını her daim ayakta, her halükarda hayata karşı duyarlı kılan ve sonsuzluğu soluklandıran bir cennet iklimi.  Her türden insanın hoşgörü, karşılıklı sevgi, saygı, barış ve uzlaşma içinde yaşadığı bu güzel ilçede bir aile yaşıyordu ki, onlar her halleriyle herkese örnek ve sevgiliydiler.

 

 

Kapıları açıktı herkese.

Çayları içilir, sözleri dinlenir, dostlukları aranır, sorulur ve eksiklikleri hissedilirdi her zaman. Sevgi doluydular herkese karşı.

 

Bu ailenin güzeller güzeli bir kızları vardı:Ayşegül!

Sarı saçlı, mavi gözlü, sempatik, gülücük dağıtan bir yüz, şirin sözleri ve sevimli tabiatıyla maskotuydu insanların. Yapma bebek gibi kucaklardan düşmezdi.

 

Gel zaman git zaman büyüdü Ayşegül. Sevimliliğinden ve güzelliğinden bir şey kaybetmedi. Saygı, edeb, hürmet, nezaket, kibarlık, anlayış, hoşgörü, ahlak ve insancıllığıyla takdirini kazanır oldu çevresinin. Böyle bir kızı ve evladı olsun isterdi her kişi. Güzel geçinir, güzel konuşurdu. Özü, sözü ve iç yüzü güzeldi dış görüntüsünün yanında. Duygu, düşünce, niyet ve davranış bütünlüğü içinde bir güzellikti onunki. Üzerinde bir yama ve az bir yağmurda ya da terlemede silinip giden bir makyaj gibi durmuyordu, bütün hayatına sinmişti erdemli güzelliği.

 

Henüz on dokuz yaşındaydı Ayşegül.

Üniversitede okuyordu.  Henüz birinci sınıftaydı. Baba mesleğini seçmişti, öğretmen olacaktı. Uzaklardaydı ailesinden. Gözlerinde tütüyorlardı buram buram. Hasret kalmıştı kokularına, alışamamıştı yokluklarına. İlk defa onlardan bu kadar fazla ayrı kalmıştı.

Bir an önce kavuşmak istiyordu anne babasına. Birkaç günlüğüne de olsa gitmek ve özlem gidermek istiyordu.

Bir fırsat doğmuştu işte.

Kasım’ın son günleriydi.

Öğretmenler günüydü.

Hafta sonuydu.

Bir küçük hediyeyle gidip babasının ellerini öpecek, gününü kutlayacaktı.

 

Büyük bir işti öğretmenlik.

Hep vermek hiç almamaktı.

Sevmekti karşılıksız.

Aşk işiydi sadece.

Leyla’sına sevdalı birer mecnundu öğretmenler. Öyle olmasaydı nasıl yapılırdı bu iş. Bir anda bir yıllık ömür tüketmek, sabırla beklemek yıllarca, bir küçük ve gerçekleşmesi zor hayalin peşinde, çöllerde serap peşinde kumlara bulanmak bir yudum su için, hep aramak, aramak, yorulmak bilmeden yürümek cam kırıkları, azgın dikenler ve kor ateşler üzerinde.

Ete, kemiğe, sinire, duyguya, düşünceye ve her biri bambaşka bir kişiliğe, apayrı bir kimliğe sahip, her biri ayrı bir dünya, çözülmesi imkansız bir girift bilmece kabul edilen insanı eğitmek, usta bir heykeltıraş gibi, zarar vermeden onların fazlalıklarını almak, yeni şeyler ilave etmek, mükemmel bir şekle, biçime ve kalıba oturtmak, adam gibi adam etmek. Ve sonra unutulmayı, terk edilmeyi, bir köşede yitip gitmeyi göze almak, uzaktan gelecek bir güzel çocuk haberine bel bağlamak.

Çorak toprağa attığı tohumların yeşerdiğini, filizlendiğini, büyüdüğünü, çiçek açtığını ve meyve verdiğini görmek sevdasıdır öğretmenlik.

Bir bahçivan ki kalemi çapası, gözyaşları ve teri, taze fidanları suladığı bereket yüklü yağmurdur o.

Kendisi için değil, sonraki yıllar, yüzyıllar ve gelecek nesiller için meyve diker, büyütür ve hayata  hazır eder en güzeliyle. Balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretir toplumun çocuklarına. Hayattır, hayatın hayatıdır öğretmen. Her yeri, her şeyi, bitki örtüsünü ve gencecik beyinleri talan eden çekirge sürüsü değil. Otunu, ayrığını, zararlı haşaratını temizleyen, bakımını yapan elleri nasırlı bahçivan gönül tarlasını adam eden. Gören gözü, tutan eli, işleyen beyni, en güzel duyguların yeşerdiği kalbi hayatın.

 

Biletini altı Ayşegül. Arabaya bindi.

Akşamın eli kulağındaydı. Güneş tepelerin arkasına saklanmak üzereydi. Ay dede bulutların arasından başını çıkaracak, bakır tepsisine kurulacak, gözleriyle karanlığın arasını açacak ve geceyi aydınlatacaktı.

Farklı duygular çağrıştırıyordu sonbahar.

Ağaçlar yapraklarını döküyordu peş peşe.

Hüzünlü ve tatlı bir esinti vardı havada.

Gitmek üzerine türküler söylüyordu kuşlar.

Kırlangıçlar ve leylekler göçüyordu bir başka diyara.

Bahara gene gelecek, yuvasını onaracak, yumurtasını bırakacak ve bekleyecekti yavrularını. Çiçekler, ölümün ardından tekrar dirilecek, kış uykusuna yatan börtü böcek ve toprağın bağrında saklanan hayvanlar hayata uyanacaklardı.

Gecenin peşinden gündüzün, kışın ardından baharın ve yazın, ölümün arkasından  bambaşka bir hayatın gelmesi ne güzeldi. Yaşamak, yaşatana bağlanmak ve dosdoğru yollarda yürümek, ulaşmak uzak hedeflere emin adımlarla.

 

Düşünceleriyle baş başa, gönül dünyasında hasret kıvılcımları, uzadıkça uzayan yolculuk, her yolculuk bitiyordu sonunda, ne kadar uzun olsa da, dalıp gitti uykunun kollarında.

 

Uyumuş muydu, uyanmış mıydı?

Yoksa bir an dalmış mıydı?

Kısa bir andı hepsi.

Ne büyük olaylar gerçekleşiyordu bir lahzada hayatta.

Kaptanın radyosu haberleri veriyordu.

Bütün hücreleriyle kulak kesildi Ayşegül.

Haberler heyecanlandırırdı onu.

Ne çok can sıkıcı şey oluyordu dünyada. İnsanlar ölüyordu, yuvalar dağılıyordu, çocuklar öksüz kalıyordu, savaşlar oluyordu en acımasızından. İnsan insanı yiyordu en acımasız, yırtıcı ve aç canavarlar gibi. Merhametin kırıntısı kalmamıştı sanki dünyada. İçi kan ağlayarak dinlerdi haberleri Ayşegül. Radyo ve televizyonların haber saatleri birer felaket tellalıydı sanki. Ekranlardan kan ve gözyaşı, açlık ve sefalet, insanlığa sığmaz rezalet ve kepazelikler, tanımlanamaz zulümler, insanlık ayıbı manzaralar akıyordu evlerin içine. İnsanlar, sanki hiçbir şey  olmamış gibi, çaylarını, kahvelerini yudumlayıp sigaralarını tüttürüyorlar.

Ayak ayak üstüne modern koltuklar üzerinde şuh kahkahalar atarak  izliyorlar vicdanları sızlamadan, kanları donmadan, hallerine yanmadan, bana ne, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek. Bir süre sonra, aynı yılanın kendisini sokacağını, ölümcül zehrini damarlarına kusacağını bile bile, öyle duruyor vurdumduymaz, düşünmeden bir lahza, hissetmeden iliklerinde acıyı ve kahrı.

 

Haber spikerinin tok sesi arabanın içine yayıldı:

“Deprem Düzce, Adapazarı, İzmit ve Gölcük çevresini yeniden vurdu sevgili dinleyiciler. 7 şiddetinde olan depremin can ve mal kaybına neden olduğu sanılıyor.”

 

Your ads will be inserted here by

Easy Plugin for AdSense.

Please go to the plugin admin page to
Paste your ad code OR
Suppress this ad slot.

Can evinden vuruldu Ayşegül. Şaşırdı ne yapacağını.

Korku sardı içini. Anne babası ne durumdaydı acaba?

Ağustos depreminde hasar gören evleri bu sarsıntıya dayanabilmiş miydi? Ya yıkıldıysa, ya annesi babası, Allah korusun bir şey olduysa onlara?

Sorular soru üstüne çıkıp geliyordu.

Cevaplar yoktu, olmayacaktı hiçbir zaman.

Yarış devam ediyordu zamanla.

Bir avcının avını kovalaması gibi kovalıyordu zamanı, geçsin ve evine ulaştırsın istiyordu en kısa sürede. Ava giderken avlanmaktan, beklemediği bir manzarayla karşılaşmaktan, hayal kırıklığına uğramaktan korkuyordu. Olacakla öleceğin önüne geçilemezdi. Çaresiz beklemek ölümden daha zordu besbelli. Vakit durmuştu, saatler işlemiyordu akşam yedi otuzdan beri.

Sabaha daha çok vardı.

 

 

Sabretmekten başka bir şey yoktu yapılacak.

Sabır, beklenmeyen ve istenmeyen olaylar, hatta kayıplar, ölümler karşısında, ilk anda verilen olumlu tepkiydi, isyan etmemekti, bağırıp çağırmamaktı, tevekküldü, Allah’a olan bağlılığını göstermekti. Nimetler karşısında şükür, sıkıntılara sabır, insanın olgunluğunun göstergesiydi. Bir sabır sınavıydı hayat!

Bekleyip görecekti Ayşegül.

 

Ortalık yeni ağarıyordu daha şehre geldiklerinde.

Her tarafı bir toz bulutu kaplamıştı. Karanlığın arasından belli belirsiz sızan güneş ışınları toz bulutları arasında kayboluyordu. Her adımda yıkılmış bir ev, önünde çaresizlik içinde bekleşenler, feryat figan yas tutanlar, tam bir mahşerdi yaşanan. Kıyamet mi kopmuştu kasabanın başına. Göz gözü görmüyordu. Bir o yana, bir bu tarafa koşuşuyordu insanlar. Hiçbir şey yapamayışın ağırlığı altında eziliyorlardı. Korkunç bir savaştan çıkmış, ağır bir bombardıman geçirmiş gibiydi burası.

Arabadan inen Ayşegül ne yana gideceğini kestiremedi bir an. Yıkıntıların arasında kaybolmaktan korktu.

 

Ne taraftaydı evleri?

Yanlış bir yerde mi inmişti?

Yok hayır, burası orasıydı. Bir sokak ötede, denize nazır alandaydı oturdukları apartman. Sağa sola çarpa çarpa, öteye beriye yalpalaya yalpalaya, rüzgarın önünde sürüklenen bir kuru yaprak gibi yürüdü, ne yürümesi, var gücüyle koştu inşaat molozları, bina yıkıntıları ve insan çığlıkları arasında.

 

Az gitti uz gitti, dere tepe düz gitti, kaç bahar, yaz, kış ve güz gitti, ne kadar gitti bilinmez, beş bin mi, beş milyar yıl mı, zaman anlamını yitirmişti onun için. Nihayet vardı hane-i saadetlerinin önüne. Hani annesi, babası kapıda karşılardı bir zamanlar, göz yaşları ve sevinçle sarmaş dolaş kucaklarlardı en güzeliyle sevginin. Neredeler şimdi? Evlerine ne oldu? Denizin içinden görülen batık binalar, dumanı kesilmiş bacalar da neyin nesiydi? Bir kabus ve korkulu bir düş içinde miydi?

 

Donup kalmıştı Ayşegül.

Bilinci yerindeydi işte.

Gördüğü gerçeğin ta kendisiydi.

Köşede büzülmüş içli içli ağlayan baba annesi değil miydi? Ne işi vardı burada bu saatte. Eski mahalledeki toprak damlı evinden ne zamsan çıkıp gelmişti? Niçin ağlıyordu böyle bitkin bir vaziyette? Annesine babasına ve evlerine ne olmuştu böyle? Denizin dibinden bacaları yükselen apartman onların oturduğu yer miydi ne?

 

Ayşegül dudağında biriken sorular, kalbini ve kafasını kuşatan kahır, gözlerine hücum eden yaşlarla baba annesine doğru yürüdü. Omzuna dokundu yaşlı kadının.

Geriye dönüp baktı yaşlı gözlerini silerek kadın.

Ateşi göklere yükselen bir avaz yükseldi buruşuk dudakları arasından. Bu çelimsiz vücuttan böyle bir ses çıkması, ahu zarın büyüklüğünü anlamaya yetiyordu:

-Ah kızım, kınalı kuzum, evladım, yadigarım, Ayşegül’üm! Nedir bu başımıza gelenler?

 

Yer yuttu evinizi, deniz aldı içine evlatlarımı, gök salladı bizi, savruluşumuzu engelleyemedi hiçbir şeyimiz… İyi ki sen kaldın bir yanımda yavrum.

 

Bir daha ayrılmayacakmış, yer ve gök ağzını açmış yırtıcı bir kartal, alıp götürecekmiş gibi sarıldılar birbirine nine torun. Karıştı gözyaşları birbirine.

 

Beklediler, beklediler, beklediler kaç gün, kaç gece.

Deniz geri vermedi aldıklarını. Mezarı oldu insanların.

Teri soğudu sırtların, acıları kanıksadı, yaşamaya alıştı herkes her haliyle. Hayat devam etti. Çadırlar kuruldu etrafa. Yardımlar geldi kırık dökük.

Al beyaz bayraklar görüldü sokak aralarında.

Nutuklar çekildi televizyonlardan.

Devlet erkanı geldi gitti, vaatler sunuldu, kim göre, kim öle!

 

Bir gece vakti, yatsı suları, beklenmedik bir misafir gibi, randevulaşmadan çat kapı çıkıp gelen deprem yerle bir etmişti evleri, köyleri, hanları, apartmanları, arabaları. Bulundukları hal üzere yakalamıştı insanları. Kimsenin dönüp geriye veya ileriye bakmaya, hatalarından dönmeye, iyi bir şeyler yapmaya fırsatı kalmamıştı. Ölüm bir lahzada alıp götürmüştü canları her yaştan, boydan ve soydan. Ne oluyor, demeye imkan bulamamıştı kimse. Yer kusmuştu içindekileri, yutmuştu üstündekileri.

Ayşegül’ün anne babası da onlar arasındaydı.

Felaketler gelmeye görsün bir kere, iyi kötü ayırımı yapmıyordu, vurup geçiyordu önüne gelenleri. Önüne geçilemeyen bir kasırgaydı doğal felaketler.

Ne zaman, nereden ve nasıl geleceği, neler yapacağı kestirilemiyordu. Geliyor, yakıyor, yıkıyor, önüne katıp sürüklüyor, ölüm olup sonsuza taşıyordu canları. İnanmak ne büyük nimetti, bütünüyle hayat, olan biten şeyler, felaketler ve nimetler karşısında. Nimete şükür, felakete sabırdan başka yol yoktu ki. Ölen canlar şehit, yitirilen mallar sadaka hükmüne geçiyordu inanmış bir kişi için. Kaybetme kuşağında bile kazanıyordu mü’min gönüller. İman en büyük imkandı insan için, en mükemmel güç kaynağıydı, teselliydi yaralı gönüllere, ferahlıktı düşlere ve düşüncelere.

 

Ayşegül yapayalnızdı, kimsesizdi, sahipsizdi, şaşkındı, bitkindi, ne yapacağını bilmiyordu. Baba annesi de öyleydi. Omuz omuza, gönül gönüle, kafa kafaya, el ele verdiler, birbirine tutundular, yaşamayı ve ayakta kalmayı başardılar.

 

Yıllar geçti çabucak. Yaralar kabuk bağladı. Hayat düzene girdi yeniden. Yaşamak güzeldi her halükarda.

Ayşegül okulunu birincilikle bitirdi. Öğretmen oldu. Baba mesleğini sürdürdü. Babasına verilebilecek en güzel hediyeydi bu. Kendisini yetiştiren anne babasını unutmadı. Hayatını öğrencilerine adadı Ayşegül!

Çocuklar arasında büyük umutlarla yürüyor yarına…

 

Melisa KAYA

Bir önceki yazımız olan Yalnız, Kendi İmparatorudur başlıklı makalemizde Yalnız Kendi İmparatorudur, yalnızlığa dair sözler ve yalnızlık sözleri hakkında bilgiler verilmektedir.

Share

You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir